Kümüş & Yüksel Partners Logo

İnançlı İşlemler ve İnanç Sözleşmeleri

GAYRİMENKUL VE KİRA HUKUKU
30 Tem 2026
Post görseli

İNANÇLI İŞLEMLER VE İNANÇ SÖZLEŞMELERİ

 

1. İnançlı İşlem ve İnanç Sözleşmesinin Doktrinel Temelleri, Tarihsel Gelişimi ve Hukuki Niteliği

 

Türk özel hukukunda pozitif bir kanun maddesiyle genel bir tipoloji olarak açıkça düzenlenmemiş olmakla birlikte, doktrin ve yargısal uygulamada köklü bir geçmişe sahip olan inançlı işlem, güven esasına dayanan ikili yapısıyla borçlar hukuku ve eşya hukukunun kesişim noktasında yer alan karmaşık bir kurumdur. Sözleşme özgürlüğü ilkesinin (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu m. 26), tabi bir tezahürü olan inançlı işlem; "inanan" sıfatını taşıyan kişinin, belirli bir ekonomik veya hukuki amaca ulaşmak üzere, mal varlığına dahil bir hakkı veya eşyanın mülkiyetini "inanılan" sıfatını taşıyan kişiye devretmesini ve inanılanın da bu hakkı tarafların aralarında akdettiği borçlandırıcı inanç anlaşmasındaki sınırlamalara uygun olarak kullanıp, amacın gerçekleşmesi veya öngörülen sürenin dolmasıyla birlikte inanan veya üçüncü bir kişiye geri devretmesini konu alan hukuki işlemler bütünüdür.

 

İnançlı kurumların tarihsel kökeni Roma Hukuku’ndaki fiducia müessesesine dayanmaktadır. Roma Hukuku'nda fiducia, tarafların gütmüş olduğu amaca göre iki ana biçimde tezahür etmekteydi: Arkadaşlık veya dostluk ilişkisi çerçevesinde malın muhafazası, idaresi veya temsil amacıyla devredildiği fiducia cum amico ve alacağın teminat altına alınması amacıyla borçlunun malını alacaklıya devrettiği fiducia cum creditore. Cermen Hukuku'ndaki Treuhandschaft Kurumu ile beslenerek Kıta Avrupası hukuk sistemlerine geçen bu yapı, Türk-İsviçre Hukukunda da uygulama alanı bulmuş, ancak kanun koyucu tarafından genel bir sözleşme tipi olarak düzenlenmek yerine doktrin ilkeleri ve yüksek mahkeme içtihatlarıyla şekillendirilmiştir.

 

İnançlı işlemin hukuki niteliği doktrinde tartışmalı olmakla birlikte, katılınan baskın görüş uyarınca inançlı işlemler kendine özgü yapısı olan ve borçlandırıcı işlem ile tasarruf işlemini bünyesinde birleştiren karma muhtevalı işlemlerdir. Taraflar arasındaki temel borçlandırıcı sözleşmeye (inanç anlaşmasına), niteliğine uygun düştüğü ölçüde Türk Borçlar Kanunu'nun vekalet sözleşmesine ilişkin hükümleri (TBK m. 502 vd.) kıyasen uygulanmaktadır.

 

İnançlı işlem bünyesinde iki ayrı hukuki safhayı ve muameleyi barındırır:

 

·     Borçlandırıcı İşlem (İnanç Sözleşmesi / Pactum Fiduciae): İnanan ile inanılan arasında kurulan, tarafların hak ve borçlarını, inançlı devrin amacını, inanılanın mülkiyet yetkilerini kullanma sınırlarını ve devredilen hakkın inanana iade şartlarını düzenleyen nisbi nitelikteki borçlandırıcı anlaşmadır.

·    Tasarruf İşlemi (Ayni Devir / Kazandırıcı İşlem): İnanç sözleşmesinden doğan borcun ifası amacıyla, inanca konu taşınır veya taşınmaz malın mülkiyetinin ya da bir hakkın inanan tarafından inanılana hukuken geçerli bir biçimde geçirilmesini sağlayan tasarruf muamelesidir.

 

Ayni hakkın kazanılması noktasında doktrinde iki temel teori öne çıkmaktadır. "Sınırlı Hak Teorisi" (İki Safhalı Teori) uyarınca, inanılan üçüncü kişilere karşı tam hak sahibi olsa da inanan ile aralarındaki iç ilişkide sadece sınırlı bir yetkiye sahiptir. Buna karşılık Türk-İsviçre Hukukunda ve Yargıtay uygulamasında mutlak olarak benimsenen "Tam Hak İktisabı Teorisi" (Birlik Teorisi) uyarınca, inançlı tasarruf işlemiyle birlikte mülkiyet veya hak, iç ve dış ilişkide bir bütün olarak inanılana geçer. İnanılan, dış dünyaya karşı olduğu gibi tarafların iç ilişkisinde de inanca konu şeyin tam maliki veya hak sahibi konumuna gelir; fakat borçlandırıcı inanç sözleşmesinden doğan şahsi borcu nedeniyle bu hakkını sözleşmedeki amaçlarla sınırlı olarak kullanmak ve zamanı geldiğinde iade etmekle yükümlü kılınır.

 

2. İnançlı İşlemlerin Benzer Hukuki Kurumlarla Karşılaştırılması ve Ayrıt Edici Nitelikleri

 

İnançlı muamelelerin hukuki rejimini doğru oturtabilmek için, uygulamanın sıklıkla karıştırdığı muvazaa, nam-ı müstear ve kanuna karşı hile gibi kurumlardan niteliksel farklarının ortaya konulması zorunludur.

 

2.1. Muvazaa (TBK m. 19) ile Karşılaştırma

 

6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 19. maddesinde (mülga BK m. 18) düzenlenen muvazaa; tarafların, üçüncü kişileri aldatmak amacıyla gerçek iradelerine uymayan görünürde bir hukuki işlem yapmaları ve bu görünürdeki işlemin kendi aralarında hüküm ifade etmeyeceği hususunda anlaşmalarıdır. Muvazaa ile inançlı işlem arasındaki temel farklar irade ile beyan arasındaki uyumda ve tasarruf işleminin arzulanmasında yatar:

 

·        Muvazaalı işlemde taraflar, görünürdeki tasarruf işleminin (örneğin tapudaki satışın) hukuki sonuç doğurmasını ve mülkiyetin devredilmesini gerçekte hiçbir şekilde istemezler; bu nedenle tescil baştan itibaren yolsuzdur.

·        İnançlı işlemde ise taraflar, mülkiyetin veya hakkın gerçekten inanılana geçmesini, onun mal varlığına katılarak tam malik sıfatını kazanmasını ciddi olarak arzularlar. Mülkiyetin nakli gerçek ve geçerlidir; geçersiz olan tek şey, inanılanın hakkı sözleşme dışı kullanma veya iade etmeme yönündeki tutumudur.

 

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararlarında da belirtildiği üzere, taraflar görünürdeki işlemin arkasına saklanarak hukuki sonuç doğurmasını istemedikleri bir durum yaratmıyor, aksine hak devrini kabul ederek bunu borçlandırıcı bir inanç anlaşmasıyla sınırlıyorlarsa ortada muvazaa değil, inançlı işlem mevcuttur.

 

2.2. Nam-ı Müstear (Takma Ad) ile Karşılaştırma

 

Nam-ı müstear (takma ad); bir kimsenin, kendi adına ve hesabına yapacağı hukuki işlemleri, kendisini gizlemek amacıyla bir başkasının adını kullanarak o kişi üzerinden gerçekleştirmesidir. Nam-ı müstear ilişkisi, niteliği itibarıyla ya dolaylı temsil/vekalet ilişkisine dayanan özel bir inançlı işlem ya da görünürdeki malik ile gerçek hak sahibi arasındaki taraf muvazaası biçiminde ortaya çıkar. İnanan kişi (gizlenen asıl taraf), inanılan kişiyi (nam-ı müstearı) öne sürerek taşınmazı üçüncü kişiden onun adına satın aldırır ve ardından mülkiyetin kendisine devredilmesini şart koşar. Yargıtay uygulamasında nam-ı müstear davaları da usul ve ispat hukuku bakımından inançlı işlemlerle aynı hukuki rejime tabi tutulmuştur.

 

2.3. Kanuna Karşı Hile ile Karşılaştırma

 

Kanuna karşı hile, tarafların emredici bir kanun hükmünün uygulamasını engellemek amacıyla, kanunun yasaklamadığı başka bir hukuki yolu veya işlemi dolambaçlı olarak kullanmalarıdır. İnançlı işlemler ilk bakışta emredici kurallardan kaçınmak için yapılıyor izlenimi verse de, inançlı işlemlerde taraflar gerçekleştirdikleri hukuki sonucun tamamını isterler. İnançlı işlem, emredici bir kanun hükmünü ihlal etmediği, kamu düzenine veya genel ahlaka aykırı düşmediği sürece (TBK m. 27) geçerli bir hukuki muamele olarak varlığını korur.

 

Hukuki Kriter

İnançlı İşlem

Muvazaa (TBK m. 19)

Nam-ı Müstear

Mülkiyet Geçirimi İradesi

Gerçektir ve Mülkiyet İnanılana Geçer.

Mülkiyetin Geçmesi İstenmez, Tescil Baştan Yolsuzdur.

Gerçektir, Hak Görünürde Nam-ı Müsteara Geçer.

İşlemin Hukuki Niteliği

Karma / Sui Generis Borçlandırıcı + Tasarruf İşlemi.

İrade ile Beyan Arasında Bilerek Yaratılan Uyumsuzluk.

Dolaylı Temsil / Özel İnançlı İlişki Niteliklidir.

Görünürdeki İşlem

Geçerlidir, Sözleşmesel Sınırlamalara Tabidir.

Kesin Hükümsüzdür (Batıldır).

Geçerlidir, İade Borcu Yükler.

Temel İspat Rejimi

05.02.1947 YİBK Uyarınca Yazılı Delil.

Yazılı Delil (Taraf Muvazaasında).

05.02.1947 YİBK Uyarınca Yazılı Delil.

 

3. İnançlı İşlemlerin İşlevsel Türleri ve Güdülen Ekonomik Amaçlar

 

İnanan ile inanılan arasındaki inanç ilişkisi, tarafların ihtiyaçlarına ve elde etmek istedikleri ekonomik/sosyal gayelere göre farklı türlerde karşımıza çıkmaktadır.

 

3.1. Teminat Amaçlı İnançlı İşlemler

 

Teminat amaçlı inançlı işlemlerde borçlu (inanan), alacaklısına (inanılan) olan mevcut veya doğacak bir borcunu güvence altına almak amacıyla, bir malın mülkiyetini veya bir alacak hakkını alacaklıya devreder. İnanılan (alacaklı), borç vadesinde ödendiğinde inanç konusunu borçluya geri devretmeyi; borç ödenmediği takdirde ise alacağını inanç konusundan tasfiye etmeyi yükümlenir. Teminat amaçlı devirler, kanuni rehin haklarının şekil ve teslim şartlarının getirdiği zorlukları aşmak amacıyla sıklıkla tercih edilmektedir.

 

3.2. İdare ve Yönetim Amaçlı İnançlı İşlemler

 

İnanan kişinin; yaşlılık, hastalık, uzun süreli yurt dışı ikameti, hukuki veya teknik tecrübesizlik gibi nedenlerle kendi mal varlığını bizzat yönetemediği durumlarda, malın idaresini, işletilmesini veya kiralanmasını sağlamak üzere güvendiği bir kimseye mülkiyeti aktarmasıdır. İnanılan, malı inananın yararına ve onun talimatları doğrultusunda yönetir, elde edilen gelirleri inanana aktarır ve süre bittiğinde malı iade eder.

 

3.3. Alacak Tahsili ve Dava Takibi Amaçlı İnançlı İşlemler

 

Alacaklı kişinin, alacağını üçüncü kişiden bizzat tahsil etmekte zorlanması veya dava ve icra takiplerinin getirdiği masraf ve bürokratik engellerden kaçınmak istemesi durumunda alacağını inançlı olarak bir başkasına devretmesidir. Devralan (inanılan), kendi adına fakat inananın hesabına alacağı tahsil eder ve tahsil ettiği miktarı inanç anlaşmasına uygun olarak inanana teslim eder.

3.4. Gizlenme Amaçlı İnançlı İşlemler

 

Kişinin, ticari itibarını korumak, rekabet yasağı veya piyasa spekülasyonlarından sakınmak, ya da şahsi nedenlerle bir mal varlığı değerine sahip olduğunu kamuoyundan ve üçüncü kişilerden gizlemek istemesi halinde başvurduğu inançlı işlemlerdir. Kişi malı üçüncü bir kişiden kendi adına değil, güvendiği bir inanılan adına satın aldırarak arkaya gizlenir.

 

4. İnanç Sözleşmelerinde Biçim (Şekil) ve İspat Hukuku Rejimi

 

İnançlı işlemlere ilişkin uygulamada karşılaşılan en temel uyuşmazlıklar, inanç sözleşmesinin geçerlilik şekli ve bu sözleşmeye dayanılarak açılan tapu iptal ve tescil davalarındaki ispat rejimi üzerinde yoğunlaşmaktadır.

 

4.1. Geçerlilik ve İspat Şekli Ayrımı

 

Türk Medeni Kanunu'nun 706., Türk Borçlar Kanunu'nun 237. ve Tapu Kanunu'nun 26. maddeleri uyarınca, taşınmaz mülkiyetinin devrine ilişkin sözleşmelerin geçerliliği resmi şekilde (tapu memuru huzurunda) düzenlenmiş olmalarına bağlı kılınmıştır. Taşınmaz devrini içeren inançlı işlemlerde, tapudaki devir resmi şekilde yapılırken, bu devrin arka planını oluşturan borçlandırıcı inanç sözleşmesinin resmi şekilde yapılıp yapılmayacağı hususu tarihsel süreçte büyük tartışmalara yol açmıştır.

 

Bu tartışmayı nihayete erdiren temel kaynak, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu'nun 05.02.1947 tarihli ve 20/6 sayılı Kararı (YİBK) olmuştur. Anılan içtihat birleştirme kararı ile şu temel esaslar kabul edilmiştir:

 

·        Geçerlilik Yönünden: Taşınmaz devrini içeren inanç sözleşmesi, mülkiyet naklini sağlayan tasarruf işleminden bağımsız bir borçlandırıcı işlem olup, resmi şekil şartına tabi değildir. Taraflar arasında adi yazılı şekilde yapılmış bir inanç sözleşmesi hukuken geçerlidir.

·        İspat Yönünden: Yazılı şekil, inanç sözleşmesinin bir geçerlilik şartı değil, ispat şartıdır (ad probationem). Taşınmazın tapuda inanılana tescil edilmesinden sonra, inanan tarafın tescilin inançlı işleme dayandığını ve taşınmazın kendisine iadesi gerektiğini iddia etmesi halinde, bu iddiasını ancak yazılı delille kanıtlaması gerekir.

 

05.02.1947 tarihli YİBK'nın getirdiği en önemli ilkelerden biri de belgenin düzenlenme zamanına ilişkindir. Yargıtay'ın istikrarlı uygulaması uyarınca, inanç sözleşmesini veya borçlandırıcı yükümlülüğü gösteren yazılı belgenin, taşınmazın tapuda devredilmesinden önce veya sonra düzenlenmiş olmasının hiçbir hukuki önemi yoktur. Esas olan, davalı (inanılan) tarafından imzalanmış ve inanç ilişkisini kabul eden yazılı bir belgenin mahkemeye sunulabilmesidir.

 

4.2. Yazılı Delil Başlangıcı (HMK m. 202) ve Tanık Dinlenme Koşulları

 

Davacının (inananın) elinde inanç ilişkisini doğrudan ve eksiksiz bir biçimde kanıtlayan imzalı bir senet/sözleşme bulunmaması halinde, iddiası derhal reddedilmez. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 202. maddesi (mülga HUMK m. 292) çerçevesinde "yazılı delil başlangıcı" müessesesi devreye girer.

 

Bir belgenin HMK m. 202 anlamında yazılı delil başlangıcı sayılabilmesi için üç koşulun birlikte gerçekleşmesi gerekir:

 

1.      Belgenin, iddia konusu hukuki işlemi (inanç ilişkisini) tam olarak ispat etmeye yeterli olmaması,

2.      Belgenin, aleyhine ileri sürülen tarafça (inanılan) verilmiş veya onun elinden çıkmış olması (inanılanın el yazısıyla yazılmış fakat imzasız mektup, metin, paraf içeren daktilo/bilgisayar çıktısı, onaylanmamış parmak izli senet vb.),

3.      İddia olunan inançlı işlemin gerçekleştiğini muhtemel göstermesi, vukuuna delalet etmesi.

 

Banka Dekontlarının ve Elektronik Verilerin İspat Gücü

 

Uygulamada, davacının inanılana gönderdiği paraya veya inanılanın banka borçlarına mahsuben yaptığı ödemelere ilişkin banka dekontları sıklıkla delil olarak sunulmaktadır. Yargıtay kararlarına göre, açıklamasında ihtirazi kayıt bulunmayan ancak inançlı işleme konu taşınmazın kredi taksitlerine, satış bedeline veya borcuna ilişkin olduğu anlaşılan banka dekontları, karşı taraf elinden çıkmış yazılı delil başlangıcı olarak kabul edilmektedir.

 

Yazılı delil başlangıcının varlığı halinde, inanç sözleşmesinin mevcudiyeti HMK m. 202 uyarınca tanık dahil her türlü delille kanıtlanabilir duruma gelir. Bu halde mahkeme, tarafların tanıklarını dinlemeli ve toplanan delilleri TBK m. 97 hükmü çerçevesinde bir bütün olarak değerlendirmelidir.

4.3. HMK m. 203 (Akrabalık İstisnası) ile 05.02.1947 Tarihli YİBK Arasındaki İçtihat Çatışması

 

Hukuk muhakemesi uygulamasında en çok tartışılan normatif çatışmalardan biri, HMK m. 203/1-a maddesindeki yakın akrabalar (altsoy-üstsoy, kardeşler, eşler vb.) arasındaki hukuki işlemlerde senede karşı tanık dinletilebilmesi kuralının, inançlı işlemlerde uygulanıp uygulanmayacağı hususudur.

 

Öğretide bir kısım yazarlar ve bazı yerel mahkemeler, kanunun genel hükmünün (HMK m. 203) içtihat birleştirme kararlarına üstün olduğunu, dolayısıyla kardeşler veya eşler arasındaki inançlı işlem iddialarının hiçbir yazılı belge aranmaksızın tanıkla ispatlanabileceğini savunmaktadır.

 

Ancak Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve ilgili Hukuk Daireleri (1., 8. ve mülga 14. Hukuk Daireleri) istikrarlı bir şekilde aksi görüşü benimsemektedir. Yargıtay'ın kemikleşmiş içtihat gerekçesi şu şekildedir: 05.02.1947 tarihli ve 20/6 sayılı YİBK, inançlı işlemler, nam-ı müstear ve taraf muvazaası iddiaları bakımından taşınmaz mülkiyetinin sicil güvenliğini korumak amacıyla özel bir ispat kuralı getirmiştir. Özel kural genel kuralı ilga edeceğinden, taraflar kardeş, karı-koca veya baba-oğul olsalar dahi, inançlı işleme dayalı tapu iptal ve tescil davalarında iddia mutlaka yazılı delil veya en azından yazılı delil başlangıcı ile kanıtlanmalıdır. Yakın akrabalık ilişkisinin varlığı, 1947 tarihli YİBK'nın bağlayıcı nitelikteki yazılı ispat zorunluluğunu ortadan kaldırmaz.

 

İspat Aracı

Genel Hukuk Muhakemesi Rejimi

İnançlı İşlemlerde Hukuki Geçerlilik (YİBK 05.02.1947)

Akrabalar Arasında Durum (HMK m. 203 vs YİBK)

Yazılı İnanç Anlaşması / İmzalı Senet

Kesin Delil

Tam İspat Sağlar.

Tam İspat Sağlar.

Yazılı Delil Başlangıcı (HMK m. 202)

Takdiri Delilleri Tamamlar

Tanık Dinlenmesini Sağlar.

Tanık Dinlenmesini Sağlar.

Yalnız Başına Tanık Beyanı

Senetsiz İspat Sınırı Altında Geçerli

Kesinlikle Geçersizdir (Dava Reddedilir).

Dinlenemez / Red Sebebidir (YİBK Özel Hükümdür).

Banka Dekontları / Ödeme Belgeleri

Takdiri Delil / Belge

İhtirazsız Ödemeler Delil Başlangıcı Sayılır.

Delil Başlangıcı Niteleliğindedir.

Taraf Yemini (HMK m. 225 vd.)

Kesin Delil

Yazılı Delil Yoksa Yemin Teklif Edilebilir.

Yemin Teklif Edilebilir.

 

5. Teminat Amaçlı İnançlı İşlemlerde Lex Commıssorıa Yasağı ve Hukuki Sınırları

 

Teminat amaçlı inançlı devirler, ayni teminatlar hukukunun en hassas konularından birini teşkil eder. Bu işlemlerin hukuki sınırlarını çizen temel mekanizma, Roma Hukukundan itibaren kabul edilen Lex Commissoria Yasağı (Mürtehinin Merhunu Temellük Yasağı) ile olan ilişkisidir.

 

5.1. Lex Commissoria Yasağının Kanuni Çerçevesi

 

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 873. maddesinin 2. fıkrası taşınmaz rehninde: "Borcun ödenmemesi halinde rehinli taşınmazın mülkiyetinin alacaklıya geçeceğine ilişkin sözleşme hükmü geçersizdir." kuralını amirdir. Söz konusu emredici kural taşınır rehninde de TMK m. 949 uyarınca aynen geçerlidir.

 

Lex Commissoria yasağının sosyo-hukuki gerekçeleri üç grupta toplanır:

 

·        Borçlunun Korunması: Kredi arayışı içinde olup darlığa düşen borçlunun, alacaklının dayatmaları karşısında teminat konusu malını gerçek değerinin çok altında kaybetmesini önlemek.

·        Sömürünün ve Haksız Zenginleşmenin Önlenmesi: Alacaklının, alacak miktarını katbekat aşan değerdeki bir malı borcun ödenmemesini fırsat bilerek mülkiyetine geçirmesini engellemek.

·        Ayni Hakların Açıklığı ve Tasfiye İlkesi: Rehinli malın cebri icra ve açık artırma usulleriyle piyasa koşullarında paraya çevrilmesini ve bakiye tutarın borçluya iadesini sağlamak.

 

5.2. Teminat Amaçlı İnançlı Devirlerin Yargıtay Tarafından Lex Commissoria Dışında Tutulma Gerekçesi

 

Doktrindeki bir grup yazar, teminat amacıyla taşınmaz mülkiyetinin alacaklıya devredilmesini ve borç ödenmediği takdirde malın alacaklıda kalmasının kararlaştırılmasını, Lex Commissoria yasağını dolanmaya yönelik kanuna karşı hile niteliğinde görmekte ve bu işlemlerin geçersiz olduğunu savunmaktadır.

 

Ancak Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (örneğin HGK, 14.07.2010 T., E. 2010/14-394, K. 2010/395) ve Yargıtay 1. Hukuk Dairesi yerleşik kararlarında teminat amaçlı inançlı devirlerin Lex Commissoria yasağını ihlal etmediğini kabul etmektedir. Yargıtay'ın sunduğu teknik gerekçe şu esasa dayanmaktadır:

 

Rehin hukukunda borçlu, malının mülkiyetini elinde tutmakta ve alacaklıya yalnızca sınırlı bir ayni hak (rehin hakkı) tanımaktadır. Rehin sözleşmesine konulan "ödenmezse mülkiyet alacaklıya geçer" kaydı, doğmamış bir mülkiyet devri vaadi içerdiğinden kanunen geçersiz kılınmıştır. Oysa teminat amaçlı inançlı işlemde, tasarruf işlemi (tapuda devir) baştan itibaren hukuken geçerli olarak gerçekleşmiş ve mülkiyet tam olarak alacaklıya (inanılana) geçmiştir. İnanılan zaten mülkiyet hakkına sahip olduğundan, ortada teknik anlamda borcun ödenmemesi üzerine "mülkiyetin sonradan alacaklıya geçmesi" durumu bulunmamaktadır. Dolayısıyla TMK m. 873/2 hükmünün inançlı devirlere uygulanma imkanı yoktur.

 

5.3. Muacceliyet Unsuru ve Tasfiye Yükümlülüğü

 

Teminat amaçlı inançlı devirlerin geçerli sayılması, alacaklıya borçluyu sınırsızca sömürme yetkisi vermez. Yargıtay ve doktrin, borç muaccel olduktan sonraki süreçte dürüstlük kuralı (TMK m. 2) ve aşırı yararlanma (TBK m. 28 Gabin) denetimini devreye sokmaktadır.

Borç vadesinde ödenmediği takdirde, inanılan (alacaklı) inanca konu taşınmazı satarak veya değerleterek alacağını tahsil etmek zorundadır. Taşınmazın değeri alacak miktarından fazla ise, bakiye tutarı (artan bedeli) inanan borçluya iade etmekle mükelleftir. Alacaklının inanç konusunu hiçbir tasfiyeye tabi tutmaksızın doğrudan ve tamamen sahiplenmesini öngören sözleşme hükümleri, TBK m. 27 çerçevesinde ahlaka ve emredici kurallara aykırılık nedeniyle hükümsüz sayılacaktır.

 

6. İnançlı İşlemlerin Taraflar ve Üçüncü Kişiler Bakımından Hukuki Sonuçları ve Hak Koruma Mekanizmaları

 

İnançlı işlem, taraflar arasında kişisel bir borç ilişkisi (iç ilişki) yaratırken, tasarruf işleminin ayni etkisi sebebiyle üçüncü kişiler bakımından mutlak sonuçlar (dış ilişki) doğurur.

 

6.1. Taraflar Arasındaki İç İlişki ve Hak/Borç Dengesi

 

İnanç sözleşmesi kurulan taraflar arasında sadakat, özen ve ifa borçları doğar:

 

·        İnanılanın Borçları: İnanılan, inanç konusunu muhafaza etmek, inanç amacına uygun yönetmek, sözleşmesel sınırları aşmamak ve amaç gerçekleştiğinde mülkiyeti inanana devretmek zorundadır.

·        İnananın Borçları ve Depo Kararı Mekanizması: Teminat amaçlı inançlı devirde inanan kişi, taşınmazın tescilini talep edebilmek için öncelikle inanılandan aldığı borcu ifa etmekle yükümlüdür. İnanan borcunu ödemeden dava açarsa, mahkeme davayı hemen reddetmez. Türk Borçlar Kanunu’nun 97. maddesi (ödemezlik def'i) uyarınca hakem rolü üstlenen mahkeme, davacıya (inanana) borç tutarını mahkeme veznesine depo etmesi için süre verir ("depo kararı"). Borç depo edildiğinde tapu iptali ve tesciline karar verilir.

 

6.2. İnanılanın Taşınmazı Üçüncü Kişilere Devretmesi ve Tapuya Güven İlkesi (TMK m. 1023 ve m. 1024)

 

İnanılan kişi, dış dünyaya karşı tam malik sıfatına sahip olduğu için, inanç sözleşmesine aykırı biçimde taşınmazı üçüncü bir kişiye satıp devredebilir. Bu durumda hukuk düzeni iyiniyetli üçüncü kişiler ile inanan arasındaki menfaat dengesini şu şekilde kurmuştur:

 

İyiniyetli Üçüncü Kişilerin Korunması (TMK m. 1023)

 

Tapu kütüğündeki tescile güvenerek taşınmazı devralan ve inanan ile inanılan arasındaki inanç sözleşmesinden haberdar olmayan üçüncü kişinin iktisabı TMK m. 1023 uyarınca aynen korunur. İnanan taraf, iyiniyetli üçüncü kişiye karşı tapu iptal ve tescil davası açamaz; ayni hakkını tamamen kaybeder.

 

Kötüniyetli Üçüncü Kişilerin Durumu (TMK m. 1024)

 

Eğer üçüncü kişi, devir anında inanç ilişkisini biliyorsa, bildiği karine olarak açıkça anlaşılabiliyorsa veya inanılan ile el/işbirliği içinde inananı zarara uğratmak amacıyla hareket etmişse (kötüniyetli ise), TMK m. 1024 uyarınca kazanımı korunmaz. Tescil yolsuz hale gelir ve inanan kişi kötüniyetli üçüncü kişiye karşı tapu iptal ve tescil davası açarak taşınmazı geri alabilir.

 

İfa İmkansızlığı ve Güncel Rayiç Bedel Tazminatı

 

Taşınmazın iyiniyetli üçüncü kişiye satılması sonucunda ayni talep imkânsızlaştığında, dava şahsi talebe (borca aykırılık tazminatına) dönüşür. Yargıtay'ın yerleşmiş uygulaması uyarınca, inanan taraf TBK m. 112 çerçevesinde taşınmazın eski devir tarihindeki bedelini değil, denkleştirici adalet ilkesi gereğince dava tarihindeki güncel rayiç bedelinin inanılandan tahsilini talep edebilir.

 

6.3. İnanılanın Alacaklılarının İcra Takibi ve İflas Hali

 

Birlik Teorisi uyarınca inanca konu mal inanılanın mal varlığına dahil olduğundan, inanılanın kişisel alacaklıları söz konusu taşınmaz üzerine haciz koydurabilir veya inanılanın iflası halinde mal iflas masasına girer. İnanan kişi, üçüncü kişi konumundaki alacaklılara karşı ayni hak iddiasında bulunamaz, cebri icrada istihkak davası (İİK m. 96 vd.) açamaz. İnananın tek hakkı, inanılana karşı borca aykırılık nedeniyle tazminat istemektir ki bu durum inanan açısından büyük bir hukuki risk oluşturur.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

7. Yargılama Usulü, Görevli ve Yetkili Mahkeme, Zamanaşımı Rejimi ve Uygulamadaki Kritik Hususlar

 

İnançlı işleme dayalı tapu iptal, tescil ve tazminat davaları usul hukuku bakımından hassas dengelere tabidir.

 

7.1. Zamanaşımı Rejimi (TBK m. 146) ve Zamanaşımının Başlangıcı

 

Türk Borçlar Kanunu’nda veya Türk Medeni Kanunu’nda inanç sözleşmelerine ilişkin özel bir zamanaşımı süresi öngörülmemiştir. Bu nedenle, TBK’nın 146. maddesinde (mülga BK m. 125) düzenlenen genel zamanaşımı süresi olan 10 (on) yıl inançlı işlemlerde de uygulanmaktadır.

Zamanaşımının işlemeye başlayacağı an hususunda Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararları (örn. HGK, 2019/395 E., 2019/873 K.) belirleyici kurallar getirmiştir:

 

·        Zamanaşımı, taşınmazın inanılana devredildiği tarihte başlamaz.

·        Zamanaşımı süresi, inanç sözleşmesinden doğan iade borcunun muaccel olduğu tarihten itibaren işlemeye başlar.

·        İade tarihi kararlaştırılmamışsa veya inanan taşınmazı fiilen kullanmaya devam ediyorsa zamanaşımı durur/işlemez.

·        Yargıtay içtihatlarında kabul edilen temel kriter, inananın "ferağ umudunu yitirdiği an" kuralıdır. İnanılan taraf iade borcunu açıkça reddettiğinde, inanan ferag umudunu yitirmiş sayılır ve 10 yıllık zamanaşımı bu reddetme (ihtarname veya çekince) tarihinden itibaren işlemeye başlar. Hiçbir ihtar çekilmemişse davanın açıldığı tarih zamanaşımının başlangıç anı kabul edilir.

 

7.2. Görevli ve Yetkili Mahkeme

 

·        Görevli Mahkeme: İnançlı işleme dayalı tapu iptal ve tescil ile tazminat davalarında görevli mahkeme HMK m. 2 uyarınca Asliye Hukuk Mahkemesidir.

·        Yetkili Mahkeme: Taşınmazın aynına (mülkiyetine) ilişkin davalarda HMK m. 12 gereğince taşınmazın bulunduğu yer mahkemesi kesin yetkilidir. Davanın sadece tazminata/bedele dönüşmesi durumunda ise kesin yetki kuralı kalkar, genel yetkili mahkeme (davalının yerleşim yeri) yetkili hale gelir.

 

7.3. İhtiyati Tedbirin Önemi ve Dava Şartı Arabuluculuk Durumu

 

·        İhtiyati Tedbir: Dava açılırken mahkemeden HMK m. 389 vd. uyarınca tapu kaydına "davalıdır" şerhi veya devir ve temliki önleyici ihtiyati tedbir konulmasının talep edilmesi hayati öneme sahiptir. Tedbir konulmadığı takdirde inanılanın taşınmazı iyiniyetli üçüncü bir kişiye devretmesi halinde tapu iptal davası kaybedilecek ve talep tazminata dönüşecektir.

·        Dava Şartı Arabuluculuk: Taşınmazın aynına (mülkiyetine) ilişkin inançlı işleme dayalı tapu iptal ve tescil davaları doğrudan ayni hakka ilişkin olduğundan, davanın açılması öncesinde arabuluculuğa başvuru dava şartı değildir.

 

8. Sonuç

 

İnançlı işlemler; Türk özel hukukunda sözleşme özgürlüğünün, güven ilkesinin ve pratik ihtiyaçların bir araya geldiği en özgün hukuki kurumlardan biridir. Borçlandırıcı bir inanç anlaşması ile tasarruf işleminin birleşmesinden oluşan bu yapı, taraflar arasında nisbi borç ilişkisi kurarken dış dünyaya karşı mutlak mülkiyet devri sağlar.

 

Yapılan doktrinel ve yargısal incelemeler sonucunda elde edilen temel bulgular şunlardır:

 

·        İspat Disiplini: 05.02.1947 tarihli ve 20/6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı, inançlı işlemlerde yazılı delil arama zorunluluğu getirerek tapu sicilinin güvenliğini korumayı hedeflemiştir. Bu kural, yakın akrabalar (HMK m. 203) arasındaki uyuşmazlıklarda da bağlayıcılığını sürdürmekte olup, iddia ancak yazılı bir belge veya HMK m. 202 anlamında bir yazılı delil başlangıcı ile kanıtlanabilmektedir.

·        Lex Commissoria Uyumu: Yargıtay yerleşik içtihatlarıyla, teminat amaçlı inançlı devirlerde mülkiyetin baştan tam olarak geçtiğini kabul ederek bu işlemleri Lex Commissoria yasağının dışında tutmuş, ancak borç muaccel olduktan sonra dürüstlük kuralı ve tasfiye zorunluluğu ile dengeleri korumuştur.

·        Ayni Hak ve Tazminat Dengesi: İnanılanın mülkiyeti üçüncü kişilere devretmesi halinde TMK m. 1023 uyarınca iyiniyetli kişilerin hakkı korunmakta, inanan taraf ise hakkını dava tarihindeki güncel rayiç bedel üzerinden tazminat şeklinde elde edebilmektedir.

·        Zamanaşımı Esnekliği: 10 yıllık genel zamanaşımı süresi devir tarihinde değil, taraflar arasındaki inanç ilişkisinin bozulduğu ve inananın ferağ umudunu yitirdiği an işlemeye başlamaktadır.

 

Sonuç olarak; inançlı işlem yapmayı arzulayan tarafların, ileride telafisi imkansız hak kayıplarına uğramamaları için devir öncesinde veya sonrasında inanç ilişkisinin tüm şartlarını, iade koşullarını ve borç tutarlarını içeren adi yazılı bir inanç sözleşmesi akdetmeleri, banka kanalıyla yapılan ödemelerde dekont açıklamalarını tereddüde yer bırakmayacak açıklıkta yazmaları ve uyuşmazlık halinde derhal ihtiyati tedbir mekanizmalarını işletmeleri hukuki emniyetin vazgeçilmez bir gereğidir.

    Kümüş & Yüksel Partners Logo

İletişim

E-Posta: info@kypartners.av.tr

© 2024-2025 Tüm hakları saklıdır | KY Partners